Ana içeriğe atla

'Unutmalar Şehri' ve 80'li yıllar üzerine bir konuşma



Şair ve yazar Cevat Turan’ın Çorum olaylarını anlattığı romanı Unutmalar Şehri, aslında sıradışı metinler okumak isteyen okuyucuların uzun zamandır beklediği türden bir roman. Çünkü romanda aşk, öfke, nefret, şiddet ve toplumsal kutuplaşma hali gibi bugüne referans olabilecek çok sayıda tema sözkonusu.
Okuyucular, romanda kendilerinden çok fazla şey bulacak ve kahramanlarla aralarında özel ve büyülü bir bağ kuracaklar: Bir yandan romanın başkarakterleri olan Esma’yla Alper ve Necla’yla Ömer’in imkânsız aşklarına hüzünlenirken, bir yandan da bu ülkede yaklaşık 40 yıldır hiçbir şeyin değişmediğini şaşkınlıkla izleyecekler.
Romanı eline alıp sayfalarını çevirmeye başlayan okuyucular, genç âşıkların romantik süreçlerinden geçip adım adım kaosa sürüklenmelerine tanık olurken, öte yandan kendi kendilerine şu soruyu da soracaklar: Bir şehri hangisi kurtarabilir? Aşk mı, merhamet mi, öfke mi?
Yazar Cevat Turan’la, dış dünyayla bağlantısı kesilmiş, baştan başa esaret altına alınmış o şehri ve yeni kitabı Unutmalar Şehri’ni konuştuk...

Romanınızın Tarihsel Hafıza isimli bölümü, “Yüzyıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapan, nice savaşlara tanıklık etmiş, efsanevi aşkların beşiği olan ve topraklarında barışçıl, üretken toplumları yaşatan bir bölge­nin makûs talihini anlatan bir hikâyedir bu.” cümlesiyle açılıyor. Türkiye’yi karıştırmak için böylesine barışçıl bir bölgeyi seçmek yerine, çatışmalı ilişkilerin olduğu bir bölgeyi seçmek daha doğru olmaz mıydı? Sizce neden Çorum, Sivas ve Maraş gibi bölgeler seçildi?
Çünkü sosyolojik olarak incelediğinizde, farklı inanç ve kültürlere sahip olan, farklılıkların bir arada yoğunlaşmış olduğu bölgelerdir bu şehirler. Böylesi bir iç çatışmayı Konya’da veya Erzurum’da çıkartamazsınız. Kırılma noktaları ve hassasiyetleri olan şehirler bunlar. Yine de iç çatışmaların tek sorumlusunu dış mihraklar temelinde ele almak yanlış olur. Toplumun iç dinamikleri, o dönemdeki dünyanın ve Türkiye’nin siyasal konjonktürü de bu zemini hazırladı elbette.
Bu sürecin nedenini yıllarca sordu aydınlar, düşünen insanlar. Devlet ekonomisinden pazar ekonomisine ve serbest piyasaya geçişin başlangıç noktasıdır o dönem. Ayrıca devrimci mücadelenin yükselişe geçtiği bir hareketin durdurulması gerekiyordu. Küresel güçlerin bu coğrafyada İslam odaklı “yeşil kuşak” projesi oluşturma çabalarının, bugüne baktığımızda başarılı olduklarını da görmek gerekiyor. Bugünün iktidarını doğuran iklim, o günlerden itibaren hız kazandı ve kurumsallaştı. Bugünü değerlendirirken de “bu ülkenin otuz yıl sonrasında ne olacak ve bizi ne bekliyor” sorusuna yanıt arayarak değerlendirmek lazım.

Unutmalar Şehri’nde kimi zaman roman dilinden şiir diline doğru kaydığınız gözlemleniyor; sözgelimi, “Ne gülen var, eğlenen ne de”, ya da “Sevgiliden ayrılmalı mı âşık, öteki farklı diye” gibi... Devrik, eksiltilmiş ya da tersine ifadeler sizce okuyucuyu zorlamaz mı?
Bu anlatım dilinde bir güzellik yok mu sizce? Aksine okuyucu akıcı anlatımlardan değil, takırdayan yazı dilinden zorlanır. Bu romanın okuyucusu siyasi bir dönemi sorgulamak ve öğrenmek için kitabı almışsa, nitelikli bir okuyucu ile karşı karşıyayız demektir. Kaldı ki şu ana kadar okurlardan gelen geri bildirimlerde “dil” ve “anlatım”ın çok iyi olduğu yönünde referanslar var.

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, ülkemiz cemaatlere bölünmüş bir toplumdan oluşuyor; bu, sağcısı için de böyle, solcusu için de böyle. Seksenli yıllarda bireysel tercihler toplum tarafından baskılanır, hatta çoğu kez yok sayılırdı. Elbette ki sol hareketin muhafazakâr düşünceye göre görece özgürlüğünden söz edilebilir ama, yine de romandaki Alper ile Esma’nın ya da Ömer ile Necla’nın aşkları alabildiğine çocuksu, masumane ve gizli saklı yaşanan aşklar olmanın ötesine geçemiyor. Bize o dönemin bireyselleşme sürecinden ve aşklarından bahsedebilir misiniz?
Devrimci hareketlerin içinde görev alan ve dünyayı değiştirme ideali ile hareket edenleri cemaatler ile aynı kategoride eş tutmak çok yanlış olur. Onlar birey olabildikleri ve egemen düşünceden bağımsız düşünmeyi başarabildikleri için değişimi talep ediyorlar. Cemaatlerde birey değil, kul veya tebaa olur.
Aşklardaki veya birey davranışındaki baskılamada bir muhafazakârlık olduğu kesin. Âşık olmak, davayı yumuşatan bir küçük burjuva davranışı olarak görülür ve eleştirilirdi. Örgütler içinde yaşanan aşklar ürkek, çekingen, çoğu zamanda saklı yaşanırdı. Bugüne göre kıyaslama yapacak olursanız, zaten o dönem bireyinde arasanız bile bu kadar yozlaşma, bencillik ve dejenerasyonu bulamazdınız. Daha taşralı, daha yerel ve hâlâ değerleri olan, utanma duygusunun yüze yansıdığı bir kuşaktan bahsediyoruz.
Doğal olarak ‘aşk’, biraz yaşadığı yere benzer. Yaşadığı kasabaya, Arnavut taşlarının masumiyetinden alır rengini. Sloganların çapraşık yazıldığı duvarların gizlisinde ve yasaklarıyla birlikte var olmuştur o dönem. Ama bugün de olduğu gibi, ‘aşk’ her zaman devrimcidir. Yerinde duramayan ve daha fazlasını talep eden haylazlıkları vardır. Yani ‘aşk’, azla yetinmediği için ‘aşk’tır.

Unutmalar Şehri’nin karanlık ve kasvetli bir atmosferi var. Kuşkusuz bunu, bir tek o dönemin çatışmalı iklimine bağlamak, okuyucu için bir ölçüde ikna edici olabilir; ancak ben o yıllarda, apolitik kesimlerin, çevrelerinde olan bitenlerden habersiz bir şekilde sadece aşklarını yaşadıklarını, gününü gün ettiklerini çok sayıda kişiden dinlediğimi söyleyebilirim. Şunu merak ediyorum: Sözünü ettiğim atmosferi oluşturan yazma gücünüz ve romanın dinamiği mi, yoksa sürecin kendisi mi?
O dönemi kısmen yaşamış ve o şehirde bulunmuş biri olarak orayı yazmasam sorumluluğumu yapmış olmazdım. O şehri yazmak, benim için bir görevdi. Ama bir ülkenin bütününü anlamak, geçmişini ve yaşanabilecek geleceğini öngörmek için bir şehrin gerçeğinden, onun yansımasından bakmalısınız. Çünkü orada her şey var: devlet ve siyaset, CIA, cinayetler, ölümler, yarım kalan umutlar ve yarım kalan aşklar... Her dönem apolitik insanlar olacaktır. Ama bugünle sakın kıyaslamayın. Bugün toplum apolitik değil, uyurgezer yaşıyor. O zamanlarda bireylerdeki egemen durum, daha politik ve ülke sorunları ile daha iç içe var oluyordu.

Unutmalar Şehri, roman tekniği açısından modern edebiyatımızın tipik örneklerinden biri. Romanın başkarakteri olan gazeteci Alper’in vurulma ânıyla başlıyor kitap; bu da Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu adlı romanında yaptığı şeyi anımsatıyor; anlatıyı ortasından başlatıp tekrar başa sardırıyorsunuz. Bu tip kurmaca eserlerde daha çok yazarlar hikâyeyi sonundan başlatıp sonrasında en başına dönerler; siz neden ortasından başlattınız? Bize biraz romanın kurgusunda nasıl bir yöntem izlediğinizi anlatabilir misiniz?
Başkalarının romanlarını nereden başlattığını bilmiyorum. Ortası ya da sonu diye de düşünmedim doğrusu. Kurgu ve romanın bütünü içindeki olması gereken yerinden başlattım. Geçmişle gelecek, gelecekle bugün karmaşası yok romanda. Sadece bir yerde geriye dönüş var, o kadar. Dikkatli bakıldığında, Mayıs 1980 ile 12 Eylül 1980 arasındaki beş aylık süreci anlatıyor bu çalışma. Elimde çok ciddi bir araştırma ve doküman var. Kronolojik olarak bakıldığında ülkede ve o şehirde ne yaşanmışsa gerçeklikle örtüşerek kurgu devam etmekte. Gerçekte sıkıyönetim hangi gün ve tarihte ilan edilmişse, romanda da o tarih işlenmekte. 1 Mayıs, 19 Mayıs, Gün Sazak’ın öldürülmesi gibi tarihsel akış ile romanın kurgusal akışı kesişmektedir. Çünkü yaşanmış bir dönemi anlatıyorsanız tarihsel gerçeklikten beslenmek zorundasınız.  

Romanınızda, bildiğim kadarıyla Hamdi Gardaş, Yaşar Yılmaz ve CIA ajanı Peter gibi yaşayan, kanlı canlı karakterler var. Hatta –yine romanınızda kullandığınız– Hamdi Gardaş’ın gerçek hayatta Yahu isimli bir şiir kitabı da bulunuyor. Birbiriyle bağlantılı iki soru sormak istiyorum: Birincisi, romanınızda hangi karakterleri gerçek hayattan aldınız; ikincisi, bir romanda gerçek karakterleri roman kahramanına dönüştürmek ne ölçüde doğru ve ne gibi zorlukları var?
Gerçek karakterlerin roman karakterine dönüştürülmesini içeren onlarca roman var. CIA ajanı Peter’in gerçek adı Robert Alexander Peck’tir. Hamdi Gardaş’sa o dönemde gerçekten dükkânı yakılmış bir sosyalisttir ve iyi bir şairdir. 1982 Anayasa seçiminden bir gün önce evi basılıp gözaltına alındı. Ben de onun evindeydim o esnada. Tüm kitaplarını çuvala doldurup götürdüler. İçerde işkenceler gördü. Birkaç yıl sonra da gördüğü işkenceler sonucunda onu kaybettik.
Bu romanda bazı gerçek karakterler kahramanlaştı, bazı kahramanlarsa karaktere, ete kemiğe büründü. Ama yine de çok fazla kurgu karakterler de romanda işlenmiştir.

Unutmalar Şehri’nde imkânsız aşklardan yıkılan hayallere, işkence sahnelerinden tecavüz görüntülerine değin sayısız kâbus yaşanıyor. Bütün bu travmatik süreçleri, öncesi ve sonrasıyla hayal ederken, yaşanmışlıklar ve başkalarının deneyimlerinden ne kadar yararlandınız?
Elimde böylesi travmatik olaylar yaşayan birçok kadın erkek hikâyesi var. Kaldı ki bizim ülkemiz bir acılar cennetinden ibarettir. Anadolu toprakları acılarla ve gözyaşları ile sulanmış, bugünün yeşeren ortamı oradan çıkıp gelmiştir. Bugün yaşadıklarımıza bir bakın: Hâlâ çöp karıştıran insanlarımız var. Hâlâ yargısız infazlar, haksız yere içerde tutulan yazarlar, gazeteciler var. Bugünün acısının o günlerden ne farkı var ki? Ya hapishaneye suçsuz yere iftira ile atılan ve orada gün ışığını göremeden ölenlere ne demeli? O zaman da acı vardı, şimdi de. Bu topraklarda yaşıyorsak, bedelini ödeyeceğiz. Ancak ‘ülkemiz üzerine örtülen karanlıktan kurtulacağız’ dedikçe, daha çok kâbuslar ve karanlık egemen oluyor. Tarihin bir yerlerinde iki adım ileri, bir adım geri gidişler hep olmuştur. Ancak yaşamın diyalektiği, sonsuz bir devinim içinde hep ileri taşımıştır insanlığı.

Romanınızdaki kimi karakterler şiiri ve edebiyatı seven karakterler; sözgelimi Çorum Halk Gazetesi’nin yazı işleri müdürü olan Serhat Yunus, ilk zamanlar kültür-sanat sayfasında öykü ve şiir üzerine makaleler yazıyor; az önce sözünü ettiğimiz Hamdi Gardaş şiir kitabı yayımlıyor; yine Alper bir dönem sevdiği kız için şiirler yazıyor; Kızıl Ömer “Şeyh Bedreddin Destanı”nı ezbere biliyor vb... Ayrıca romanın finali de sizin yazdığınız “Biz Onlardık” şiiriyle yapılıyor. O dönemin insanları edebiyata meraklı, kitap okuma kültürüyle yetişmiş insanlardı, bunu biliyoruz; ancak öyle olmasaydı bile siz sanırım Unutmalar Şehri’nde yer yer şiirsel dil kullanımının da ötesinde, romana mutlaka şairleri ve şiirleri dahil ederdiniz diye düşünüyorum.
Çok doğru. İnsan yaşadığını ve bildiğini yazıyor. Ya da yaşadıklarını hangi pencereden algılıyorsa onun etkisi ile kaleme alıyor. Okumak ve yazmak eylemi, şiir ve felsefe düşünüşü bu romanın karakterlerinde var elbette. O zamanki devrimcilerin birçoğu ezbere şiirler bilirdi. Devrimci romantizm olmasaydı, o çocuklar ve bizler, biz olabilir miydik?
Benim hayatımda şiir, olmazsa olmazımdır. Karakterlerin bazılarına şiirsel bir öz katmak ve onu dilediğin gibi işleme özgürlüğüne sahip olmak muazzam bir duygu.
Ama romanın sonundaki şiirimde sevgiliye karşı utangaç ve saklı duygular beslemek, romantizm ve geçmiş kasabaya özlem duymak iç içe görülüyor. Şiir ve isyan, şiir ve itiraz, şiir ve devrim, şiir ve aşk, ne kadar birbirine yakışıyor değil mi? Ben de bunu yazdım işte.

Varlık dergisi / Mayıs 2017

Bize ulaşın: ajansiyiseyler@gmail.com

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dergi yayıncılığı için şık ve modern tasarımlar

İyi Şeyler ekibi, uzun yıllardır yayıncılık sektörü içinde bulunan yazar ve editörlerin yanı sıra modern grafik tasarımları da yapan kreatörleriyle; sanat, edebiyat ve sektör dergilerine ihtiyaçları ölçüsünde fark yaratan içerikler oluşturan; şık ve ilgi çekici konseptleriyle dergi, broşür, kartonet gibi taleplerinizi de karşılıyor.




Bize ulaşın: ajansiyiseyler@gmail.com

Kitap mı yazdınız? Bize ulaşın!

Alanında uzman olan İyi Şeyler ekibi; basım, yayın, dağıtım, tanıtım, grafik tasarımı, editörlük ve danışmanlık hizmetlerinin yanı sıra, bir yayının yayımlanma serüveninde dosyanın edisyon sürecinden kapak tasarımına, mizanpajından dağıtım ve tanıtımına kadar bütün aşamalarında yazar ile 7/24 irtibat halinde, süreci koordine edip yöneten bir çalışma sistemini esas alıyor.

Bize ulaşın: ajansiyiseyler@gmail.com

Büyüleyici düş öyküleri

Mehmet Ferah'ın 30 yıldır evindeki bir sandıkta biriktirdiği öykülerinden oluşan Düş Vadisi isimli kitabı geçtiğimiz aylarda okuyucusuyla buluştu. Kitapta, maden işçilerinin zorlu yaşam koşullarından akıl hastalarının sorunlarına, 17 Ağustos'taki büyük Gölcük depreminden kavuşulamayan aşklara değin birbirinden çarpıcı 15 öykü bulunuyor.

Büyük bir ustalıkla işlediği öykülerinde yazar, okuyucuyu kâh gülümsetecek, kâh hüzünlendirecek büyülü bir dünyaya çağırıyor; düşlerden kurulu bir vadiden geçerken sadece sevginin sıcaklığını hissetmekle kalmayacak, ruhun ıstırabını da duyumsayacaksınız; hemen her öyküde hayatın anlamını sorgularken, ansızın çocukluk ve ilk gençlik yıllarınıza dönerek bir anda gülümsemeye başlayacaksınız.

GÖÇÜK ALTINDA KALAN MADEN İŞÇİSİ

Kitabın şiirsel bir dille açılan ilk öyküsü "Düş"ün ardından, Soma'da hayatını kaybeden 301 maden işçisinin anısına ithaf edilen "Maden" öyküsüyle karşılaşmak, okuyucuda tam bir şok etkisi yaratıyor. Patlam…